ANKARA'YI NEDEN BAÅžKENT YAPTIM?
Sıcak bir günün akÅŸamında yanında bazı ileri gelenler ile köÅŸkünün bahçesinde dolaşıyordu. Ben de o sıralar eski köÅŸkün tavan dekorlarıyla meÅŸguldüm. Tozlu ve sisli bir akÅŸam Ankara'nın üzerine çökmüÅŸtü. Yer yer toz hortumları semaya doÄŸru yükseliyor ve manzaraya daha boÄŸucu bir hava ekliyordu. Atatürk bize: "Ankarayı hükümet merkezi yapmakla iyi mi ettim? diye sordu. Tabii herkes müspet cevap verdi. Arkasından: "Neden?" suali gelince, kimi staratejiden, kimi siyasetten bahsetti. Hatta birimiz "kayalık güzeldir" gibi bir estetik nazariye de ortaya attı. Atatürk : "Åžimdi dalkavukluÄŸu bırakın." diye münakaÅŸayı kapattı. "Ankara'nın hükümet merkezi olmak için saydığınız meziyetleri beni ikna etmeye yetmez. Ben Ankara'yı hükümet merkezi yapmakla büsbütün baÅŸka bir hedef güttüm. Türk'ün imkansızı imkan haline getiren kudretini dünyaya bir kere daha göstermek istedim. Bir gün gelecek ÅŸu çorak tarlalar, yeÅŸil aÄŸaçların çevirdiÄŸi villaların arasından uzanan yeÅŸil sahalar asfaltlarla bezenecek. Hem bunu hepimiz göreceÄŸiz. O kadar yakında olacak." dedi.
(Em.Tümg. Muzaffer Erendil, Anekdotlarla Atatürk)
CUMHURİYET
Atatürk, Mudanya yolu ile Bursa'ya gidiyordu. Kalabalık bir halk kitlesi, iskelede etrafını çevirmiÅŸ bulunmakta idi. Bir kadının, elinde bir kağıtla Atatürk'e yaklaÅŸtığı görüldü. İhtiyar, zayıf bir kadındı. Ata'nın yolunu keserek titrek bir sesle: "Beni tanıdın mı oÄŸul? Ben sizin Selanik'te komÅŸunuzdum. Bir oÄŸlum var; Devlet Demir Yolları'na girmek istiyor. Siz O'nu alsınlar dediniz. Fakat müdür dinlemedi. OÄŸlumu yine iÅŸe almamış. Ne olur bir kere de siz söyleseniz." dedi. Atatürk'ün çelik bakışlı gözleri samimiyetle parladı. Elleriyle geniÅŸ jestler yaparak ve yüksek sesle: "OÄŸlunu almadılar mı?" dedi."Ben tavsiye ettiÄŸim halde mi almadılar? Ne kadar iyi olmuÅŸ. Çok iyi yapmışlar. İşte Cumhuriyet böyle anlaşılacak..." Kadın kalabalığın içinde kaybolmuÅŸtu ki Atatürk adeta coÅŸku dolu bir sesle: "İşte Cumhuriyet'ten beklediÄŸimiz netice" diyordu.
( Hulusi Köymen)
EN BÜYÜK ESERİNİZ HANGİSİ?
Bir gün Atatürk'ün yaptığı iÅŸlerden bahis açılmıştı. Bir arkadaÅŸ: "En büyük eseriniz hangisidir?" diye sordu.
Atatürk : "Benim yaptığım iÅŸler birbirlerine baÄŸlı ve birbirleri kadar lüzumlu ÅŸeylerdir. Siz bana yaptıklarımdan deÄŸil, yapacaklarımdan bahsediniz." diye cevap verdi.
( Falih Rıfkı Atay )
MUSTAFA KEMALCE BİR YANIT
İstanbul'un iÅŸgal günleri; baÅŸta General Harrington olmak üzere bir kısım iÅŸgal kumandanı Pera Palas salonunun bir köÅŸesinde otururlar. Mustafa Kemal nedense dikkatlerini çeker. Kim olduÄŸunu soruÅŸtururar. Mustafa Kemal denir. Onlar için Mustafa Kemal,Birinci Dünya Savaşı'nın en ünlü ÅŸahsiyetlerinden biridir. Yabancı dillerde Çanakkale Harpleri'nden bahseden ve daima Mustafa Kemal'in isminde düÄŸümlenen kitaplar, yazılar o zaman bile bir kitaplığı doldururdu.
Kendisine haber göndererek masalarına davet ederler. Ama Mustafa Kemal'in cevabı hem nazik hem kesindir:
- Burada ev sahibi olan biziz. Kendileri misafirdirler. Onların bu masaya gelmeleri gerekir.
(Olaylar ve Atatürk)
__________________________________________________________________________________________________________________
İKİMİZ DE "GAZİ'YİZ
Atatürk bir tarihte EskiÅŸehir'i ziyaretinde, yakın köylerde gezinti yaparken, asırlık çınarların gölgesine sığınmış bir köy kahvesi önünde otomobili durdurdu.Salih Bozok'a: "Bu çınarları hatırlıyorum. Zaferden sonra bir gün yolum düÅŸmüÅŸtü." Eski hatıraları bir an tekrar yaÅŸatmak için; araba dan inip, büyük bir tevazuyla köy kahvesinin harap iskemlesine oturdu.
Biraz sonra kahveci ona, köyünün yegane ikramı olan ayranı temiz bardaklar içinde getirince "Gazi" pek memnun oldu. YaÅŸlı kahveciye sordu:
- Adın ne?...
- Yusuf!...
- Buralarda geçmiÅŸ harbi hatırlar mısın?...
- Nasıl hatırlamam, paÅŸam?... Maiyetinde çavuÅŸtum!...
- Maiyetimde mi...
- Bütün kuvvetlerin baÅŸ kumandanı deÄŸil miydin, paÅŸam!... Hep emrinde savaÅŸtık.
Büyük kurtarıcı zeki köylüyü takdir etmiÅŸti. "Aferin; Gazi Yusuf ÇavuÅŸ!..." deyince, eski asker el buÄŸuladı:
- EstaÄŸfurullah, paÅŸam!... Gazi sizsiniz!...
- Rütbe baÅŸka... Fakat harpten dönmüÅŸ iki asker olmamız sıfatıyla ikimiz de "Gazi"yiz!...
Ve tepside duran ayran bardaklarından birini bizzat eliyle çavuÅŸa vermek lütfunu göstererek, ilave etti:
- Åžerefine Gazi Yusuf ÇavuÅŸ!...
- Åžerefte daim ol paÅŸam!...
AÄŸlamaktan ayranı içemeyen kahveciye, o zamanın çok parası olan bir yüzlük verip gülümsedi:
- Allahaısmarladık, silah arkadaşım!...
(Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları-Hatıraları)
__________________________________________________________________________________________________________________
BÜYÜK ADAM ÖLÜNCE
Sene 1938, 10 Kasım...
İstanbul Üniversitesi'nde saat 9'u 5 geçenin meÅŸum haberi duyulmuÅŸ... Bir alman profesör var, Hukuk Fakültesi'nde, o da duymuÅŸ, ÅŸaşırmış. Derse girsin mi, girmesin mi bir türlü karar verememiÅŸ. O sırada aklına rektöre müracaat etmek gelmiÅŸ. Kalkıp, yanına gitmiÅŸ. Aralarında ÅŸu konuÅŸma geçmiÅŸ:
- Efendim, mütereddidim. Acaba ne yapsam?
- Sizde böyle büyük bir adam ölünce ne yaparlarsa, onu yapın.
İşte o zaman alman profesör kollarını iki yana sarkıtarak:
- Bizde bu kadar büyük bir adam ölmedi ki...
(Hilmi YücebaÅŸ, Atatürk'ün Nükteleri-Fıkraları, Hatıraları)
Kaynak: www.add.org.tr